12.12.2018

DOSTLAR TATİLDE

Çarşamba, Saat 14.07.....
Espri yaptı ve “Oraya Tefvik’le beraber gitmektense para kaybetmeyi tercih ederim” dedi Berkay...
“Para kaybetmek ne ki” diye yanıtladı Tarcan.. Ve muzip bir ifadeyle yanındaki Orkun’un kulağına eğilip bir şeyler fısıldadı...
Onlar çok gülerlerken Nahide hıçkırdı.. Tarcan, Nahide’nin dudak okumayı bildiğini bilseydi, tabii ki “g.tü kaybetmeyi tercih ederim” demezdi.. Söyledikleri deşifre olunca çok utandı ve sessizce özür diledi...
Aslında kızmaktan çok, hepimiz üzülmüştük. Şu ülkede birbirini bulmuş nadir insan gruplarından birisi olduğumuzu düşünüyorduk... Bizi bağlayan ve birbirimize sarmalayan çok güçlü ve ayrıcalıklı ortak özelliklerimiz vardı... Entellektüel birikim, estetik kaygılar, düşünsel donanım ve toplumsal duyarlılık... Böylesi içeriğe sahip birinin “g.tü kaybetmekten” bahsetmesi, dedim ya kızdırmaktan çok üzmüş ve irkiltmişti hepimizi...
Herneyse, planımız hep birlikte tatile çıkmaktı... Tacettin’in, bir turizm şirketinde rezervasyon müdürü olarak çalışan bir arkadaşı bize iyi bir indirim ve oldukça uygun ödeme koşulları sağlamıştı.. Peşin fiyatına altı taksit, kredi kartı ile ödeme olanağı ve ayrıca birer çanta ile şapk... E, neyse işte...
Gideceğimiz yer güney sahilinde Sunside Resort Hotel diye bir yerdi... Bekir, Hürriyet gazetesindeki ilanlarda otelimizi buldu ve özelliklerini okumaya başladı.. Okudukça keyiflenmeye ve oley çekmeye başladık... “dört yıldız arkadaşlar”, “oleey!”, “Geniş kumsal ve plaj..”, “oleeey!..”, “olimpik yüzme havuzu!.”, “oleey!”, “çocuk havuzuu!”, “Oleeeeyy!”, “sauna, masaaj, fitness, diskoo!”, “oleeeeyyy!”, “dalgıç okulu, gündüz ve gece animasyoon!”, “Oleeeeyyyy!”, “söörf, su kayağıı, muuuz, jet skiiii!..”, “olleeeeyyyy!”, “sabah ve akşam, zengin açık büfeee!”, “Oooollleeeeeeeyyy!”, “odalarda klimaa, minibaar, uydu tiviii, tefloon, pardon telefoon ve saç kurutma makinasııııı!..”, “oooollleeeeeeeyyyyy!..” “Beyler, yavaş olun müşteriler rahatsız oluyor...”, “Oleeeee...”, “Şşşşt!..”
Boş bulunup sadece ben oley çekmeye başlamıştım ki susturuldum... Bu son şeyleri söyleyen Bekir değil, bulunduğumuz cafe’nin garsonuydu... Gerçekten de tüm müşteriler bize bakıyorlardı... Çok utandık ve sustuk...
Ancak heyecanımızı da uzun süredir ilk kez birlikte tatile çıkacak olmamıza bağladık... Hesabı bölüştük ve çıktık. Konuşmamızın geri kalan kısmını parkta yaptık...
Tatil planımızın en tehlikeli ve en önemli kısmı bunu Yusuf’tan gizlemekti... Aslında hepimiz onun da gelmesini istiyorduk tabii ama Yusuf şu aralar sigarayı bırakmaya çalışıyordu ve çok asabiydi... İster istemez kırıcı olabiliyordu..
Daha dün, burnunu çekti diye Taygun’un kolunu arkaya bükmüş ve kafasını eğerek suratını yeni sulanmış saksının çamurlarına gömmüştü... Üstelik artık yanında sigara da içemiyorduk... Onun sigarayı bıraktığını henüz bilmeyen vebir tane yakan Şermin’e hepimizin içinde “Söndür lan onu dallamanın evladı!.. Şimdi onu alır, yanan ucunu yusufuna kaktırırım senin kaltaak!..” diye bağırmıştı...
Gerçi sonradan özür diledi ama bu ağır küfür Şermin’in kişiliğinde de kimi bozukluklar bıraktı tabii.. Yıllar sonra onun akıl hastanesine yattığını, ancak erkeklerin kalçalarında sigara söndürme eğiliminin orada da devam ettiğini duymuştuk...

Cumartesi, saat 10.42.....
Yusuf’u kuşkulandırmadan geçirmeyi başardığımız iki günün ardından tur otobüsüyle yola çıktık...
Stresli bir başlangıçtan sonra ancak Bilecik’te falan kendimizi rahat hissetmeye başladık... Bizi sollayan her arabanın önümüzü keseceğini ve içinden Yusuf’un çıkarak hepimizi zopalayarak otobüsten indireceğini sanıyorduk... Neyse ki böyle bir şey olmadı...
Üstelik kilometreleri arkamızda bıraktıkça Yusuf korkusu yerini güven duygusuna ve giderek de cesarete bıraktı...
Taygun, Yusuf’u kastederek “dürttüğümün dallamasına dedim ki..” dedi gülerek ve kızlara duyurmadan, “yedi günlüğüne bir yaz kampına gidiyorum... köylü kardeşlerimize hasatta yardım edeceğiz ve tabii ki onları bilinçlendirme çalışmaları yapacağız... Hah haa ha!.. Aman tanrım, neler söylüyorum ben!..”
Hep beraber güldük... Gülünemeyecek kadar duyarlı bir konu olduğunu biliyorduk ama şiddetli bir gerginlikten sonra oluşan sinir boşalması sendromu yaşadığımız açıktı...
Sibel bile şunları söyledi: “Hasta dayımı ziyarete gidiyorum dedim, inandı salak... Düşünebiliyor musunuz, benim dayım bile yok...”
“Ama senin bir dayın vardı...” dedi Nahide..”İlk Türk erkek feministi, Selahattin...”
Sibel, “Arkadaşlar, size söylemedim mi... Selahattin dayım ameliyat oldu.. Ve artık o Selda teyzem...”
Onu hararetle kutladık ama en azından erkeklerin kutlamasında hararet olduğu kadar içtenlik var mıydı bilemiyordum.. Bir erkeğin feminist düşünceleri paylaşması tabii ki hoştu ama işi bu kadar ileriye götürebilmesi... Ne bileyim işte... Herkes arka arkaya Yusuf ayısına attığı yalanları söyledi, gülüştük...

Cumartesi, saat 22.27.....
“Bidaha... Bi dahaa!.. Bi dahaaa!.. Tövbeee!.. Tövbee!..” Hep bir ağızdan şarkılar söylerken, muavin gelip yolcuların rahatsız olduğunu ve uyumaya çalıştıklarını söyledi.. Utandık, sustuk..
Tarcan’ı otobüs tuttu ve son anda Nahide’nin çantasını eline geçirerek içine kustu.. Nahide uyuduğu için olayı göremedi...

Pazartesi, saat 17.19.....
Sunside Resort Hotel’de ikinci günümüz... Orkun, havuz başında animatör kızlarla koko cambo dansı yaparken Tacettin arkasından yaklaşıyor ve onu havuza itiyor... Gülüyoruz... Fakat Orkun bir süre havuzdan çıkmayınca merak ediyoruz... O sırada havuzda sırtüstü yatmakta olan Hollandalı bir turistin üzerine düştüğünü ve kafa kafaya tokuşarak dibe inmekte olduklarını görüyoruz, kurtarıyoruz...
Nahide ise iki gündür odasında, doktor gözetiminde ağlıyor ve arada sırada çığlık atıyor... Otele geldiğimiz gece, çantasını açtığında kusmuklarla karşılaşınca uğradığı şoku halen atlatabilmiş değil.

Pazartesi, saat 21.50.....
Bekir, yemekte suyun parayla olduğunu söyleyen iri yarı garsonla takışıyor... Üstelik kafası da iyi... Olay büyüyor ve Bekir’in avaz avaz bağırdığını duyuyoruz... “Uleeaaaan!.. Yusuf burada olacaktı, seni aha şu açık büfenin te ortasına yatırır os...rta os..rta ....kerdi lan!..”
Lokantanın ve otelin çeşitli yerlerinden küçük çığlıklar ve ayıplama nidaları yükseliyor. O sırada ben, Tarcan ve Orkun, Boğaziçili iki öğretim görevlisiyle Uniform değerlerin varoluşsal sorgulaması üzerine tartışıyoruz...
 Hocalar irkiliyorlar ve “O sizin arkadaşınız değil mi?..” diye soruyorlar..
“Aslaa, asla!..” diye karşılık veriyoruz... “Bizim yanımızda dolanan biri ama o g.... onu tanımıyoruz..”
Az kalsın ağzımdan “g.toğlanını” kelimesi çıkacaktı.. Gizlice kulağımı çekiyorum ve tahtaya vuruyorum.
Gece boyunca arada bir Nahide’nin çığlıkları duyuluyor... Kimi müşteriler burasının perili bir otel olduğu konusunda kuşkuya kapılıp yarın sabah terkedeceklerini söylüyorlarmış..
Otel işletmesi bu durumdan oldukça rahatsız.. Sık sık yanımıza gelip arkadaşımızı alıp götürmemizi ve aksi halde şaka yollu da olsa onu temizleyeceklerini ima ediyorlar...

Salı, saat 15.07.....
Havuzun yanında uzanmış, animasyon niyetine Makarena yapanları izlerken, odaların olduğu kısımdan artık kanıksadığımız tanıdık bir çığlık geldi kulağıma... Üzüldüm ve “Zavallı Nahide!..” diye mırıldandım...

Salı, saat 15.48.....
Berkay havuzdan çıkıp yanıma geldi... Titriyordu.. “Titremek için pek uygun bir hava değil” dedim Amerikan Türkçesiyle...
“Ondan değil...” dedi Berkay... “dostum, korkunç bir olaya şahit oldum... Bu... Bu... soğuk, keskin çeliğin eti yırttıktan sonra damarı parçalayıp kana ulaşması gibi bir şeydi.. Ya da kapkara bir iblisin, gırtlağını parçaladığı bir sırtlanın soluk borusunu kemirmesine benzer bir şey... Ve...”
Ürpererek sözünü kestim... “Nedir bu Berkay?..” diye sordum endişeyle.
Yaklaştı ve “Az önce dipten yüzüyordum ve Şermin’in... havuza işediğini gördüm...”
“Yanılıyor olmayasın..” dedim. “Şermin az önce deniz tarafındaydı ve şezlonga uzanmış kitap okuyordu... Hem de kimbilir kaçıncı defa James Joyce’ın Ulysses’ini...”
“Hayır, anlamıyor musun... Önce mayosundan tanıdım... Yüzeye çıkınca da kendisini gördüm... Mayosunun önünden çıkıyor ve havuzun suyunda ince kabarcıklar oluşturarak, samanyoluna benzer parlak bir şerit halinde ilerledikten sonra suya dağılarak yayılıyordu. Çişler!.. Hem de burnumun o dağılma esnasındaki birikintiye girdiğini hissettim...”
Hıçkırdı, “Anlıyor musun... İşiyordu o... işiyorduu!..”
Bu kadar etkilenmesinin nedenini anlayabiliyordum... Dostlar arasında Berkay’ın Şermin’e olan fakat bir türlü dillendiremediği duygusal zaafı biliniyordu... Gizliden gizliye sevdiği kızı yüzme havuzuna işerken gören bir erkeğin... Her neyse...
Berkay dayanamadı ve hıçkırıklara boğuldu birden. “Yüzme havuzuna işiyor o... İşiyor!.. İşiyooor!..”
Çevrede oturanlar bize bakmaya başlamışlardı... Ona sarıldım ve yüksek sesle... “Pişiyor mu... Ee, pişer tabii.. Güneşte o kadar çok kalmasaydın sen de... Hadi gidelim de sırtına yoğurt sürelim...”
Onu kaldırdım ve meraklı bakışlar arasında yürüdük...